Aydın Kimliği ve Aydın Sorumluluğu


Bu yazıda aydın kimliği ve aydın sorumluluğu üzerine sosyolojik bir değerlendirme yapılacaktır. Öncelikle aydın sınıfının ortaya çıkışı Batı ve Türk toplumu örneğinde karşılaştırmalı bir biçimde ele alınacak, aydın kimliğinde yaşanan değişim ve dönüşümlere ve aydınlarda zorunlu olarak bulunması gereken sorumluluk ahlakına işaret edilecek, son olarak da dinin (İslam) kendi geleneğini ve kültürünü bilen ama bir o kadar da çağdaş dünyaya açık aydınlar yetiştirmesi gereği vurgulanacaktır.

Toplumların gelişmesini sağlayan en temel unsur bilgidir. Tarihin önemli kırılma noktalarında ve yaşanan toplumsal ve kültürel değişmelerde bilgi ile donanmış düşünen bir aydın sınıfın etkin ve yönlendirici olduğu bilinmektedir. Bir diğer ifadeyle aydın sınıfı toplumların kültür dünyasında aktif roller üstlendikleri gibi kültür değişmelerinde de çok önemli fonksiyon görürler. Şu halde bu zümre, bilginin üretilmesi ve yayılması konusunda evrensel bir formasyon yüklenen gibi, toplumları derinden etkileyen, yönlendiren ve geleceklerini hazırlayan bir toplumsal kategori olarak tanımlanabilir. Çeşitli dönemlerde ve toplumlarda farklı özellikler göstermiş olsa da, günümüzde aydın sınıfı toplumun çeşitli tabakalarına yayılmış ilim adamları, din bilginleri, sanatçılar, yöneticiler ve elitlerden oluşmaktadır.

Batı dillerinde ‘entelektüel’, “akıl ve zekâ” anlamlarına gelen ‘intelect’ kavramından türetilmişken, dilimizde kullanılan aydın yerine de kullanılan “aydınlatılmış, nurlu, ışıklı” anlamında ‘münevver’ veya Aydınlanma dönemini ifade eden ‘tenvir’ kelimeleri ise ‘nur’ kökünden gelmektedir. Dolayısıyla aydın veya münevver kelimeleri entelektüelin karşılığı olarak kullanılmakla birlikte onu tam olarak karşılamamaktadır. Bu etimolojik özellik aydınlığın, yani bilgi ile donanmanın sadece akılla değil, akıl ile birlikte duygu, sezgi, kalp ve inanç gibi diğer faktörlerin de katkısıyla yapılması gereğini vurgulamaktadır. Bu noktada aydın yerine ‘arif’ denmesinin daha doğru olacağı önerilmişse de (Özdenören, Rasim, “İslam Aydını Olur mu?”, 2002; Yeni Şafak, 21 Nisan 2002), fazla kabul görmemiştir. Anlaşılan kavramlar benzer toplumsal kategorileri ifade etse de, anlam içerikleri kültürel olarak birbirinden farklılaşmaktadır. Şu halde sorunların çözümünü salt ‘akıl’da değil ‘makul’ olanda aramak aydınları daha sorumlu davranmaya yönelttiği gibi kendi kültürel geleneğimize daha uygun bir yaklaşım olacaktır.

Rasyonalizm ve liberalizme büyük önem veren Aydınlanma Dönemi, başta düşünce ve ifade özgürlüğü, dinî eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerleme ve bireyciliğe önem verme olmak üzere bir dizi fikri ön plana çıkarmıştır. Ancak geleneksel ahlak ve dinin hakikatlerine karşı düşmanca bir tavır aldığı, bireysel ve kültürel farklılıkları göz ardı ettiği için eleştirilmiş, XIX. yüzyılın ortasından itibaren büyük bir itibar kaybına uğramış olmakla birlikte etkisini günümüzde de devam ettirmeyi başarmıştır. (Kirman, M. Ali, Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2004, s. 29-30, Rağbet Yay.)

Anlaşılan aydın sınıfının ve aydın kimliğinin kamusal alanda ortaya çıkışı Rönesans ve Reformasyon ile başlayan ve Aydınlanma ile devam eden bir dizi gelişmenin ürünüdür. Bu gelişmeler arasında en önemlisi ‘sekülerleşme’dir. (Kirman, M. Ali, Din ve Sekülerleşme, Adana 2005, Karahan Yay.) Aydın sınıfın ortaya çıkışında bir diğer etken de geniş, ataerkil aile sisteminin zayıflaması ve yerini daha küçük, çekirdek aile tipinin almasıdır. Modernleşmeye bağlı olarak ortaya çıkan yapısal farklılaşma neticesinde farklı bir referans kaynağı olarak yeni eğitim sistemi giderek artan oranda aile sisteminden ayrışmıştır. Eğitim kurumlarının değişmesi, gelişmesi, yaygınlaşması ve kamuya açık hale gelmesiyle bilgi daha geniş bir kesime yayılmıştır. Özellikle üniversite kurumunun ortaya çıkışıyla birlikte üniversal, hümanist bir anlayış egemen olmaya başlamıştır. Bu anlayış daha ziyade dine referansları oldukça güçlü geleneksel öğretileri önemli ölçüde zayıflatmıştır.

Genelde her tür otoriteye karşı baş kaldırma, meydan okuma, netice itibariyle aydın için hiçbir otorite ve değer tanımamaya doğru sonu kestirilemez bir süreci başlatmıştır. Bu bağlamda yeri gelmişken son yıllarda yaygın bir kullanım alanı bulan “entel” kelimesinin konusu olan aydın veya entelektüelden çok farklı olduğu, zira entelin düşünce üretimi ve kültür birikimi ile çok fazla bir ilgisinin olmadığı, daha ziyade dış görünüme önem veren, etrafındakileri küçük gören, gösterişe ve özentiye düşkün, sözde aydın tipleri nitelediği belirtilmelidir. Şu halde ‘entelektüel’ ile ‘entel’, ‘aydın’ ile ‘sözde aydını’ birbirinden ayrıştırmak gerekmektedir.

Anlaşılan Batı toplumlarında aydın, dini ve toplumsal kutsallara direnerek, kendisini onlardan önemli ölçüde yalıtarak aklı referans alarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’de ise aydın tipinin ortaya çıkışı Batı tecrübesinden farklı gelişmiştir. Türk toplumunda geleneksel anlamda dinin (İslam) belirlenmiş esaslarını ve ilkelerini savunan ‘ulema’ sınıfı devlet yapılanması içerisinde bürokratik bir sınıfı temsil ettiği, bir anlamda merkezde yer aldığı için çevrenin daha özgürlükçü, daha protest aydın tipinden önemli ölçüde ayrılmaktadır. Bu yüzden Türk toplumunda görülen aydın tipi Batı toplumlarındakine göre farklı bir kimliğe sahip olduğu gibi kendi içerisinde de merkezi temsil eden İstanbul ile çevreyi temsil eden Mısır ekolleri de birbirinden belli noktalarda ayrışmaktadır. Ancak Tanzimat ile başladığı kabul edilen batılılaşma ve modernleşme sürecinde geleneksel kurumlar ve değerler fonksiyonlarını yitirirken ulema sınıfı da bundan etkilenmiş ve itibar kaybına uğramıştır.

Geleneksel değerlerin yerine yeni ve modern olanların ikamesi yapılmadığı için “geçiş (transizyonel) toplumu” özelliği taşıyan Türk toplumunda Cumhuriyetle birlikte bir restorasyon sürecine girilmiş, dinin temel kaynaklarının tercümeleri yapılmıştır. Bu bağlamda zaman zaman eleştirilseler de, bir Ziya Gökalp, bir Hilmi Ziya Ülken, bir Cemil Meriç, bir Nurettin Topçu Türk toplumunda haklı olarak aydın olmaya layık görülmüş şahsiyetlerdendir. Bununla birlikte Türkiye’de kendi değerlerinden ve tarihinden kopuk, mukaddeslerini inkâr eğilimi içerisinde olan, halktan uzak, Cemil Meriç’in ifadesiyle “müstagrip aydınlar”ın (Meriç, Cemil, Umrandan Uygarlığa, İstanbul 1977, s. 9, Ötüken Yay.) varlığı da bilinmektedir. Bu çerçevede yazılı ve görsel medyada zaman zaman İslam dini, Türk tarihi ve kültürü konusundaki bilgi eksikliğinden kaynaklanan “Kurban Bayramı bu sene de hac mevsimine denk geldi”, “Kur’an-ı Kerim’deki hadisler” gibi garip ifadeler yer almıştır. Ancak Türk aydınında özellikle 1980 sonrası dönemde dine bakış konusunda belli değişim ve dönüşüm emarelerine rastlanmakta olduğu, bu değişimin başlangıçtaki Aydınlanmacı yaklaşımın yerine dini (İslam) tanıma ve anlama yönünde gerçekleştiği belirtilmektedir. (Subaşı, Necdet, Türk Aydınının Din Anlayışı, İstanbul 1999, s. 316, Yapı Kredi Yay.)

Bu bağlamda aydınların dine bakışı kadar önemli bir konu da, dinî alanın kendi içinden aydın tiplerin çıkmasıdır. Zira dinî alanda da aydınlara, ideal ve yeterli ilahiyatçı tipine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu tipin özelliklerini şu şekilde belirlemek mümkündür.

1. Bilgi boyutunda İslam’ın temel kaynaklarına vâkıf, yeterli ve güçlü bir din kültürü ve düşüncesiyle birlikte çağdaş bilgi ve kültür düzeyi de yüksek olmak.

2. Aksiyon ve ahlak itibariyle İslami erdemlerle bezenmiş, irade sahibi bir hareket adamı olarak sahip olduğu Kur’an ve peygamber ahlakını günümüz çağdaş dünyasına yeni bir yorum ve sunumla yansıtabilmek.

3. Dinî kaynakların bilgisi ile modern dünyanın bilgi birikiminin yanı sıra estetik, güzellik ve sanat yönü de son derece kuvvetli olmak.

Son olarak aydın sorumluluğundan söz etmek konuyu tamamlayıcı olacaktır. Aydınlara düşen bazı görev ve sorumluluklar arasında ilk olarak sağlam ve objektif yönü güçlü “bilimsel bilgi” ile donanma ve bu donanımla olayları ve olguları tarihsel derinlik ve perspektif içerisinde değerlendirme gelir. Özellikle modern dönemde genel olarak iletişim teknolojisinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla mevcut bilgi birikimi herkes için rahatlıkla ulaşılabilir bir konuma gelmiştir. ‘İnternet’ tam anlamıyla bir “iletişim devrimi” olarak adlandırılabilir. Anlaşılan bilgi çağında aydını, yani “insan sermayesi” çok olan ülkelerin daha güçlü bir durumda olacağı açıktır. (Gouldner, Alvin W., “Entelektüellerin Geleceği ve Yeni Sınıfın Yükselişi” çev. M. Cüneyt Birkök, Arayışlar-İnsan Bilimleri Araştırmaları, 1 (2), 1999, s. 141-151)

İkinci olarak aydınlardan siyasetin ve siyasetçinin güdümüne girmemesi beklenir. Bugün özellikle 11 Eylül sonrası artan güvenlik kaygıları nedeniyle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de aydınlar bir yol ayrımındadır: “Özgürlükçü olmak ya da güvenlik kaygılarıyla hareket etmek.” Günümüz de bazı aydınlarının böyle bir ikilemin, açmazın içinde sıkışıp kaldığı gözlenmektedir. Bugün içinde bulunduğumuz gerilim ve kutuplaşma ortamını tırmandıran faktörlerin başında aydın eksikliği, yetersizliği gelmektedir. Bazıları özgürlükçü olmanın dayanılmaz hafifliğiyle hareket ederken telafisi mümkün olmayan yanlışlıklar içerisine düşebilmekte iken, ikinci kesim ise yanlış yapmaktan çekindiği için obsesif bir tutum sergilemekte ve sürekli huzura, güvenliğe atıf yapmaktadır. Oysa aydın, içinde yer aldığı toplumun, geniş anlamda insanlığın çağa uygun gelişimi yönünde, içinde yaşadığı siyasal sistemin sınırlarını özgürlük ve adalet adına zorlayarak genişletmek üzere bilinçli ve programlı bir gayret içinde olan aksiyon adamıdır. İnsanlığın acıları karşısında, birtakım bencil ya da sudan bahanelerle sessiz kalmak aydın için affedilmez bir yaklaşım olduğu kadar kendini yetiştiren toplumun varlığına ihanetle eşdeğerdir. Bu tür sorumsuz davranışlar sadece ve sadece haksızlıkları ve sömürüyü arttırır. Anlaşılan aydının en temel vasfı, haktan, hukuktan yana taraf olmak, “hakkı tavsiye etmek” (Asr, 3) ve haksızlık karşısında susmamaktır. Tam da bu noktada aydın kimliğinin ve aydın sorumluluğunun en temel niteliklerinden birisi, belki de en önemlisi karşımıza çıkar: “sorumluluk ahlakı.” (Keyman, Fuat, “Aydın Olmak, Eleştiri Ahlakı, Sorumluluk Etiği”, 2005, Radikal İki, 31 Temmuz 2005) Bu ilke, aydını bir yandan kendisiyle vicdan muhasebesine yöneltirken, diğer yandan da karşısındakine, ötekine karşı hakkaniyetle yaklaşmayı hatırlatır. Zira Türkiye’de farklı düşünce ve kanaatlere sahip olduklarını söyleyenler, aralarındaki düşünsel ilişkide, eleştiri ve sorumluluk ahlakı içermeyen bir ilişki tarzını rahatlıkla benimseyebildikleri gibi çok kolaylıkla çifte standart içine düşebilmektedirler. Şu halde sabırlı ve hoşgörülü olmak, herkes için olduğu kadar aydınlar için büyük bir zarurettir.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.