İnsanın Kendini Unutması: Dünyevileşme


İnsan, başlangıçtan itibaren kendi tarihsel serüveni içerisinde her dönemde aşkın bir güce inanma, kendisinden üstün bir varlığa sığınma ihtiyacı duymuştur. Genel olarak insanın “kutsal” ile bağlantısı daima var olmuştur. Bu bağlantı insana dünyadaki varlığını anlamlandırmayı, hayatın nihai gayesini ve yaşamın zorluklarına karşı dayanıklı olabilmeyi öğretmiştir.

İnsanın din ve dünya algısı geçmiş dönemlerde farklı şekillerde ortaya çıksa da genelde her devirde insanlar yaşadıkları hayatı ve sonrasını anlama ve anlamlandırma çabası içerisinde olmuşlardır. Bu algı, yaşadığımız dönemlere gelirken belki de geçmişte hiç örneği görülmemiş biçimde değişim ve kırılmalara maruz kalmıştır. Bu değişim insanın kendisini, hayatı ve evrendeki konumunu yeniden tanımlamasına yol açmıştır.

Batı dünyasında XVI. yüzyıldan itibaren bir zihniyet değişikliğine işaret eden Rönesans ve dönemin kilise otoritesine bir başkaldırı sayılan reform hareketleri, kaynağından başlayarak gittikçe yayılan bir yeni anlayış doğurmuştur. Bu dönüşüm, insanın din algısını tanrı inancını ve dünyaya bakışını köklü olarak etkilemiş, ilerleyen zaman diliminde gerçekleşen coğrafi keşifler, astronominin gelişmesi ve birtakım buluşlar sonucunda insanın evren ile ilişkisi yeniden tanımlanmaya başlamıştır. Böylece insan kendisini, yaşadığı dünyada bir “nesne” olarak değil, yaşamı düzenleyen bir “özne” olarak tanımlamaya başlayacaktır.

İnsanın düşünce ve değer yargılarında din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtularak kendi aklı ve kendi görüşleriyle hayatını aydınlatmaya girişmesiyle birlikte aklı mutlak bilgi kaynağı olarak yücelten aydınlanma düşüncesi ortaya çıkmıştır. XVIII. asırda Avrupa düşüncesinin esasını oluşturan aydınlanma, insan ve doğayı ortak akıl paydasında birleştirerek, aklı nesnel bir bilgi üretici, insanı da üretilen bu bilgiyle evreni sınırsız bir şekilde dönüştürme hak ve yetkisine sahip bir ontolojik kategori olarak gören anlayıştır. Buna göre; insanın yaşamını ancak kendi zihinsel üretimi olan düşünceler biçimlendirir. Bunun dışında hiçbir şey kabul edilmez. Din tamamen reddedilir. İnsan için yol gösterici sadece akıl ve bilimdir. Böylece insanın yaşamında dinî kurallar, geleneksel algılar ve değerler dışlanarak bunların yerine akıl ve bilim konulmuştur. Bu yeni düşünce ile insan, gelenekten ve dinden bağını tamamen koparırken aslında kendisine yeni bir din kurmaktadır.

Fransız ihtilalinin sonrasında oluşan sosyal ve siyasi kargaşa ortamında yetişmiş olan Auguste Comte (1798-1857) yaşadığı dönemde karşılaştığı sorunlara çözüm bulmak amacıyla pozitif düşünceyi önermişti. Ona göre toplumların yaşamında pozitif düşünce hakim olduğu zaman bütün problemler ve bunalımlar çözülecekti. Comte bu düşüncesini temellendirirken insanlığın düşünce tarihinde üç aşamadan geçtiğini öne sürerek; teolojik, metafizik ve pozitif aşamalar olarak belirlediği bu dönemlerden ilk ikisinin artık geride kaldığını ve insanlığın pozitif düşünceye ulaştığını savunmaktaydı. Buna göre geçmişin değerleri, yaşam tarzları ve inanışları yok olacaktı. Teolojik ve metafizik dönem tümüyle kapanmıştı. Bu düşünce içerisinde din bir kurum olarak vardır ancak bu eskinin geleneksel dini değildir. Comte, dini yeniden tanımlayarak indirgemeci bir düşünceyle âdeta onu yeniden kurmak istemiştir. Ona göre pozitif düşüncenin hakim olduğu toplumlarda diğer sosyal kurumlar gibi din de olacaktır. Din toplumlar açısından denge ve düzeni sağlayıcı bir faktördür. Bu din, geçmişin düşünce biçimine yön veren ve geçerliliğini yitirmiş din olamaz. Pozitif düşünceye sahip olan insanın artık vahye veya kilise dogmalarına inanması mümkün değildir. Bu durumda pozitif gerçeklere dayanan ve ispat edilebilir bir din gereklidir. İşte bu din, sevgi, ilerleme ve düzeni üç temel esas kabul eden “insanlık dini”dir. Tanrısı da bütün insanlıktır. Bu şekilde ortaya çıkan pozitivist düşünce sadece fiziki gerçekliği ve maddeyi önceleyen, insanın manevi boyutunu ihmal eden materyalist düşünceyle beraber yayılmaya başlamıştır. XIX. asır, bu düşüncelerin her alanda görüldüğü dönemdir. Bu iki düşünce ile beraber Darwin kaynaklı evrim düşüncesi, din ve yaşama dair kutsal kitaplarla çatışan yeni görüşler ortaya atmıştır. İnsanın, doğanın ve bunlarla birlikte tarihin evrimini savunan bu anlayış dini de evrimci bir görüşle temellendiriyordu. Buna göre, başlangıçta ilkel kabile dinleri mevcut iken, sonra ruhçuluk, büyücülük kaynaklı inanışlar ve son olarak da çok tanrılı dinlerin tekâmülüyle tek tanrılı dinler ortaya çıkmıştır.

Avrupa’da özelde kilisenin hegemonyasına, genelde ise dine ve geleneksel değerlere karşı başlatılan mücadele süreci ve materyalist-pozitivist düşüncenin yayılması sonucunda gelinen nokta, dinin hayattan dışlanması olmuştur. Bu durum sadece Avrupa’yı değil tüm dünyayı derinden etkileyecek olan seküler düşüncenin yayılmasına yol açmıştır. Sekülarizm (Dünyevileşme); dinsel olan veya dinsellik atfedilen bütün değer ve ilkeleri bireysel ve toplumsal yaşamın dışına iten, sadece bu dünyayı yaşanabilir kabul ederek ahiretle ilişkiyi koparma temeline dayalı insan merkezci düşünme ve yaşama biçimini ifade eder. Sekülerleşmenin bariz özellikleri; toplumun dinden uzaklaşması, inanç ve eylemlerin ilahî yerine dünyevi hedeflere yönelmesi, dinin işlevlerinin seküler toplumsal işlevlere dönüşmesi ve kutsalın yerini dünyevileşmenin almasıdır. Sekülerleşme dinin toplumda otoritesini yitirme sürecidir. Bu süreç bir zamanlar Batı toplumunun ve aslında bütün toplumların yaşamının odak noktası olan dinî kurumların, dinî pratiklerin ve dinî düşüncenin çöküşe geçmesidir. Avusturyalı din sosyoloğu Peter L. Berger’in deyimiyle “üzerimizdeki kutsal kubbenin kalkmasıdır.” Bu dönüşüm, modernizm denilen düşünüş ve yaşam biçimini getirmiştir. Bunun sonucu olarak toplumsal otoritenin belirleyici unsurları olan bireysel ve toplumsal ideal ve değerleri belirlemek ve gerçekliği tanımlamak yoluyla bilgi referansı olarak tanınmak inisiyatifi, dinî çerçevenin dışına çıkmış, buna paralel olarak toplumsal ve siyasal örgütlenme dinden tamamen bağımsız hale gelmiştir. Dinin bireysel ve toplumsal bilinçte değerini yitirmesi, günlük hayatın her alanının yani kültür, sanat, eğitim, bilim, iktisat, hukuk vb. konuların dinî değer, düşünce ve sembollerden arındırılması anlamına gelmektedir. Böylece din, artık yaşamın her alanını kuşatan bir olgu ve bilgi referansı değil modern bilimin ilgilendiği konulardan sadece biri durumuna gelmiştir.

Modernite genel anlamda bir toplumun gelişim süreci içinde en son dönemde geliştirdiği yaşam biçimi olsa da esasen sekülarizm ve hümanizm temeli üzerine kurulmuş, egemenliği insana özgüleştiren, kurtuluşu dinde değil bilimde arayan, Batı’nın değerleri ve sosyal ilişkilerinin yayılmasıyla ortaya çıkan düşünüş ve yaşam biçimidir. Bu durumun bir dünya görüşü haline gelmesi modernizm olarak adlandırılmıştır. Modernizm, kişi veya grupların geleneksel yaşamdan modern olana doğru kültürel boyutlu hareketini öngörür. Burada geleneksel toplum modern olandan hareketle açıklanmakta olup tekâmülcü bir anlayış göze çarpmaktadır. Modern düşünce tarihsel süreçte toplumların ilkellikten modernliğe doğru tekâmülünü savunmaktadır. Modernizmin temel tezi, dinin kapitalist öncesi döneme ait olduğu, toplumların gelişerek teknolojik ilerlemelere ayak uydurmasıyla dinin tarih sahnesinden çekileceği düşüncesidir. Toplum modernleştikçe dine ilgi azalacak, din zayıflayarak sonunda ortadan kalkacaktı. Ayrıca teknolojik gelişmeler insanlığın âdeta başını döndürmüş ve teknolojinin her derde deva olduğu düşüncesi yayılmaya başlamıştı. Teknolojiye kutsallık atfeden bir anlayışla cennetin bu dünyada gerçekleşeceği düşüncesi doğmuştu. Ancak bütün bu düşünceler karşılık bulmadığı gibi modern dönemde dine ilginin azalarak bitmediği, aksine artarak devam ettiği de bugün bilinen bir gerçektir.

Sekülerleşme neticesinde ortaya çıkan modern toplum, sanayileşmenin getirdiği ferdiyetçi rekabete dayalı kapitalist anlayışın hakim olduğu, egoist ve sosyal anlamda ikincil ilişkilerin öne çıktığı bir sosyal yapıdır. Aşırı bireycilik ve yaşamı kuşatan teknoloji birçok manevi olguyu yok etmektedir. Modern/seküler dünya, pozitivist ve materyalist bilim anlayışının, doğa bilimleri ve teknolojide yaşanan hızlı gelişmelerin sonucunda oluşan iyimserlikle, yeryüzünde hiçbir problem kalmayacağı düşüncesine yönelmiştir. Ancak XX. yüzyılda ardı ardına yaşanan iki büyük savaş, bu iyimserlik havasını ve ümitleri boşa çıkarmıştır. İnsanlığın aydınlık geleceğinin müjdecisi sayılan Batı dünyası otuz yıl ara ile iki büyük savaşa, hesaplaşmalara ve yıkıma şahit olmuştur. Bu savaşlar ve sonraki dönemde yaşanan ve günümüzde de devam eden işgal ve saldırılar göstermiştir ki bilim ve teknolojinin gücü daha fazla adam öldürmek üzere seferber edilmiştir. Artık modern dönem insanların birbirini en çok öldürdüğü dönem olmuştur. Akla mutlak anlamda değer verilmesi ve araçsal aklın kurguladığı bir dünyanın ürettiği bunalımlar iyice su yüzüne çıkmıştır. Bunun sonucunda Batı’da artık aklın, gerçekliği tek başına ele almada yetersiz olduğu ve gerçekliğin tek yönlü olmayacağı düşüncesi oluşmaya başlamıştır.

Seküler düşüncenin dikkate almayarak ıskaladığı en önemli konu, hayatın gayesi, başka bir ifadeyle “niçin” sorusudur. Modern düşünce ve yaşam algısı, insanlığın karşılaştığı sorunları aşmakta çaresiz kaldığı gibi bu sorunlara yönelik çözüm bulma konusunda da bir açıklama sistemine sahip değildir. “İnsanlar niçin acı çeker?”, “Niçin bir kısım insanlar refah ve bolluk içinde yüzerken birçok insan sefalete devam etmek zorundadır?”, ”İnsan maddi anlamda refah içinde olsa da niçin varoluşsal acı çekmekten kurtulamıyor?” şeklindeki sorulara modern düşünce tatmin edici bir cevap verebilmiş değildir. Daha önemlisi modern düşüncede, hayatın gayesi, yaşamın öncesi ve sonrasına dair tutarlı bir açıklama yoktur. Sadece fizik gerçekliği ve yaşanılanı açıklama çabası yeterli olamamaktadır. Yukarıda geçen tarzda sorulara modernizmin verebileceği cevap şudur: “İnsan sınırsız istekleri olan bir varlıktır. Hayatı boyunca insan isteklerini elde etmek ve acılardan kaçmak için çaba gösterir. En mutlu insan istediklerinin çoğunu elde eden insandır.” Bu anlayışa göre insan isteklerini tatmin ettiği ölçüde mutlu olacaktır ancak modern yaşam bu isteklerin pek azını, çok az sayıda insan için karşılayabilmektedir. Ayrıca modern isteklerin çoğunun sahte arzular olduğu, insanlığın bu sahte isteklerin doğurduğu varoluşsal acıyla kavrulduğu görülmektedir. Esasen sınırsız olarak kabul edilen arzuların, sınırlı yaşam şartlarında karşılanması mümkün olamayacağı için modernizm daha baştan mutlak anlamda mutluluk olamayacağını da itiraf etmektedir. Ayrıca hayatta yegane ölçünün isteklerin elde edilmesi olarak algılanması, insanları doğaya ve birbirine karşı bitmeyen bir mücadeleye itecektir. Bunun neticesinde karşımıza çıkan modern insan; aşırı bireyselleşmiş, hep daha fazla tüketen veya buna teşvik edilen, egoist, yaşamın zorluklarına karşı dayanıksız, sürekli biçimde rahat ve konfor için çabalayan, din dışı kutsallıklar edinmiş, bedensel tatminleri önceleyen, diğerkâmlıktan yoksun, duyarsız, sahte gerçekliklerle yaşayan bir birey olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnsanlığın hakikati arayış sürecinde tutunduğu çeşitli felsefi ideolojik sistemleri, geleneksel değerlerin ve özellikle dinin yerine geçmeye çalışan yönelişler olarak görmek mümkündür. Anlaşılan o ki insanlık dinin miadını doldurduğunu ve hayatta yeri olmadığını düşünürken aslında yeni bir dine tabi olmaktadır. İnsanda fıtri olan dini duygu ve inanma isteği hiçbir zaman yok olmadığı gibi, herhangi bir dinin yerine ikame edilmeye çalışılan sistem de dinselleştirilmektedir.

Modern dönemde ilahi olanın yerine insan kendini ve aklını koymaya teşebbüs edince hayatın anlamı çözülmüş ve sapmaya uğramıştır. Çünkü bütün insanlığın ilahî bir kaynaktan gelen dine bağlılığı yerine yine insandan kaynaklanan bir düşünceye bağlılığı sorunu ortaya çıkmıştır. Bu da sonuçta insanın Allah’a tapmasının yerine insanın insana (akla, bilime) tapması şeklinde bir sapmayı ortaya çıkarmıştır. Sonuçta bu durum, insanın kendisini tanrılaştırmaya kalkışması anlamına gelmektedir. Bu konuyla ilgili olarak çağdaş sosyal bilimci Erol Güngör’ün şu tespitleri dikkat çekicidir: “Dinin konusunu teşkil eden sorular ezeli ve ebedidir. Bir gün bunların cevabının başka alanlarda bulunacağı ve dolayısıyla dine ihtiyaç kalmayacağı yargısına hiçbir zaman varılamaz. Dinden uzaklaşanlar bile zihinlerini meşgul eden sorulardan vazgeçmiş veya cevabını bulmuş değillerdir. Sadece susuzluklarını başka bir kaynaktan gidermeye çalışmaktadırlar. Denedikleri din onları tatmin etmemiştir. Dinin getirdikleri dışında hiçbir değişmez değer yoktur. İnsanlığın din dışında bütün değerleri yer ve zamanla sınırlı olmuştur. İnsanoğlu, bugün doğru sayılanın yarın yanlış çıktığı, bugün güzel görülenin yarın çirkin ilan edildiği bir dünyada, kendisini dalgalanmalardan kurtaracak değişmez değerlere sarılmak zorundadır. Dinin başlıca fonksiyonlarından biri insanlığa ezeli ve ebedi değerler sunmaktır.” (İslamın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Yay., 10. Bas. İstanbul 1997, s. 204-205)

Din insana, kendisi ve yaşadığı dünya hakkında anlamlı bir bakış açısı verir. İnsan din sayesinde kendini ve evrendeki konumunu bilir. Öncesi ve sonrasıyla hayatın amacını kavrar. Din insanın temel varoluşsal sorunlarına, metafizik kaygılarına ve yaşama dair endişelerine cevap verir. Örneğin; modern dünyanın bir türlü gerçekleştiremediği evrensel eşitlik ve kardeşlik ideali gerçek anlamını ve ifadesini dinde bulmuştur.

İnsanlığa hayat rehberi ve gerçek aydınlanma amacıyla gönderilen dinler zincirinin son halkası olan İslam bütün insanlığı dünya ve ahirette saadete ulaştırmayı amaçlamıştır. Tarih boyunca insanlar hak dinden uzaklaştıklarında dinde meydana gelen bozulma sonucunda Allah peygamberler göndererek hak dini ikame etmiştir. Bu bakımdan İslam’ın insan ve din telakkisi biyolojik anlamda insanın evrimi düşüncesiyle bağdaşmadığı gibi dinler tarihi çerçevesinde ileri sürülen dinlerin evrimi (çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa geçiş) iddiasıyla da bağdaşmaz. Allah, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin sahibi olarak, insanı en mükemmel şekilde yaratmış ve onu sadece tevhit esasına bağlı olarak yaşamını sürdüreceği bir donanıma sahip kılmıştır.

İslam insan hayatını öncesi ve sonrasıyla bir bütün olarak ele alır. Bir bilgi referansı olarak bize hayatı, ölümü ve sonrasını bütün olarak açıklar. Bu durumda yaşamın da ölümün de bir anlamı vardır. Ölüm, imtihan yeri olan bu dünyadan ebedî ahiret yurduna geçiştir. Yok oluş değildir. Modernizmin en büyük tahribatı bu noktada meydana gelmiş, hayatın öncesi ve sonrasıyla olan bağı koparılmıştır. Bunun sonucu olarak hayat, insan için ahirete hazırlık yapılan bir imtihan dönemi değil sonu gelmez tutku ve isteklerin gerçekleşmesi için çaba harcanan bir zaman dilimi olarak algılanmıştır. Böylece yaşamın ölçüsü, daha fazla kazanmak, daha çok tüketmek, daha konforlu yaşamak yani tabir yerindeyse “daha çok hız ve daha çok haz” peşinde koşmak olmuştur.

Dünyevileşme sonucunda insanın Allah’ı, ahireti ve topyekün dini dikkate almamasının ardında insanın kendini ve Yaratanını unutması, istiğna ve tekebbüre saplanması yatmaktadır. Dünyevileşme, sonuçta Allah’tan kopuş, istiğna, kibirlenme, Allah’ın nimetlerini ve ayetlerini unutma ve inkâr etme anlamına gelmektedir. İnsanlardan, haksız yere kendini yeterli gören, Allah’a boyun eğmekten kaçınan, O’nun sonsuz nimetlerini inkâr edenlerin durumu Kur’an-ı Kerim’de çeşitli örneklerle anlatılır. Bu duruma örnek olarak Firavun’u görüyoruz. İlahlık iddiasında bulunan, kibir ve istiğna sembolü, kendi konumunu unutarak haddini aşmış bulunan Firavun yaverine şöyle demişti: “Benim için bir ateş yakıp tuğla pişir de bana bir kule yap! Belki Mûsâ’nın ilahına çıkar bakarım(!)” (Kasas, 38) Bu anlayış haddi aşmanın, büyüklenmenin ve yeryüzünde ilahlaşma arzusunun açık bir ifadesidir.

Din, insanlık için vazgeçilmez evrensel bir olgudur. İnsanı hem içten hem de dıştan kuşatarak onun düşünce ve davranışlarında kendini gösterir. İnsana sağlam bir karakter kazandırarak ona madde aleminin ve iç güdülerin esiri olmadığını öğretir. Sadece Yaratıcıya boyun eğmeyi, hayatın ve ölümün gayesini insana öğreten din aynı zamanda yaşamın sıkıntı ve bunalımlarına karşı dayanıklı olmayı sağlar. Kısacası din insana “eşref-i mahlukat” olmanın yolunu ve anlamını gösterir. Bütün bu vasıflarıyla din; inkârcılığa karşı hayatın nihai anlamlılığını, zulüm ve sömürüye karşı adalet ve hakkaniyeti, istiğna ve tekebbüre karşı tevazu ve haddini bilmeyi, sınırsız haz tatmini ve tüketime/israfa karşı kanaatkâr ve tutumlu olmayı, egoizm ve bencilliğe karşı paylaşma ve dayanışmayı, cinsel aşırılık ve sapkınlığa karşı aile ve sadakat ilkesini, kin ve düşmanlığa karşı sevgi ve kardeşliği evrensel değerler olarak ortaya koymuştur. Böylece din geçmişte olduğu gibi şimdi ve gelecekte de insanlığı aydınlatmaya, huzur ve mutluluk kaynağı olmaya devam edecektir.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır.